Osmanlı neden meal yapmadı?

Cemal Aydın / YAZAR
19.03.2016

Sevgili mealciler! Osmanlı’da okur-yazar kesimin meale ihtiyacı yoktu. Mürekkep yalamış her kişi, her diplomalı, meale ihtiyaç duymadan Kur’ân’ı okur ve anlardı. Kur’ân’ın âyetlerini anlayan okura, ne kadar edebî olursa olsun, hiçbir meal yeterli gelmezdi. Zira Osmanlı okuru, Kur’ân’ı her okuduğunda âyetlerden yeni yeni anlamlar çıkarırdı. Öyle bir okuru elbette hiçbir mealci tatmin edemezdi.

Daha önce Açık Görüş’te çıkan yazılarımızda (8 Mart 2015 ve 3 Mayıs 2015) ülkemizde edebî bir üslûpla, mükemmel şekilde yapılmış tek bir mealimizin dahi bulunmadığını belirtmiş ve ne yapılması gerektiğini anlatmıştık. Çeşitli çevrelerden ve mealcilerden bir biri ardınca hayli tepki geldi. Kendi meallerini kusursuz bulan mealcilerimiz tenkitlerimizden hoşlanmadılar. Hatta bir kısmı da kendisini mazur göstermek için, suçu Osmanlı’ya attı.

Eğer Osmanlılar “edebî” mealler ortaya koysalarmış, bizim de bir meal geleneğimiz olurmuş ve elbette o zaman çok daha güzel mealler ortaya çıkarmış! Böyle bir savunmanın, yetersizliğin mazereti olamayacağı açıktır. Meal yazacak kadar kendini donanımlı kabul eden bir insanın Türkçenin imkânları ve edebî üslûbun ne olduğu konusunda da yetkin olması gerekir.

Soralım: Almanya’nın “Bir meal geleneği, bir Kur’ân tercüme geleneği” mi vardı? Faust’un ve Genç Werther’in Acıları’nın yazarı, Müslüman Şark şairlerinin hayranı o dev Alman şairi çıktı, kendi zamanında yapılan bir Kur’ân tercümesini çok ağır bir dille yerden yere vurdu (lütfen 8 Mart 2015 tarihli yazımıza bakınız). Derken Alman dilinin inceliklerine yeterince vâkıf, güçlü bilgin ve dev oryantalist Friedrich Rückert, Der Koran adlı yeni bir Kur’ân tercümesi yayımladı ve o tercüme uzun süre bir yıldız gibi parladı. Hâlâ da parlıyor. Türkiye’deyken okuduğu Türkçe meallerden hiç ilâhî ürperti alamayan merhum Cem Karaca’ya “İşte bu Allah kelâmıdır!” dedirten ve kendisini hidayete erdiren de o Kur’ân tercümesidir.

Demek ki asıl mesele neymiş? İlle de bir “tercüme veya meal geleneği”nin olması değil, sadece ve sadece edebî bir dil zevkine ve yüksek bir ifade gücüne sahip olmakmış.

Meale ihtiyaç yoktu!

Gelelim Osmanlı’nın neden meal yapmadığı konusuna… Osmanlı’da okur-yazar kesimin meale ihtiyacı yoktu. Mürekkep yalamış her kişi, her diplomalı, meale ihtiyaç duymadan Kur’ân’ı okur ve anlardı.

Osmanlı’ya bühtan edenler, Osmanlı mekteplerinin de şimdiki okullar gibi olduğunu sanıyorlar. Oysa Osmanlı okulları öğretmediğini hiç öğretmez, ama öğrettiğini tam öğretir, mükemmel öğretirdi.

Nasıl mı? Şöyle: Yavuz Sultan Selim Mısır’ı alıp da Eş’ari uleması yavaş yavaş medreseleri işgal edinceye kadar, o medreselerde müspet denilen matematik, fizik gibi bilimler en ileri düzeyde öğretilirdi. Osmanlı, yükseliş döneminde çağının bir numaralı bilim ve tekniğine sahipti. Rumeli Hisarı’nın insanın dudağını uçuklatacak kadar kısa bir zamanda inşa edilişinin asıl sebebi, Osmanlı’nın bilim ve teknikte kendi döneminin çok, hem de pek çok ilerisinde olmasındandır. Tarih kitaplarında illâ gâvuru üstün ve kendimizi küçük göstermek için ortaya atılan Macar Urban’ın topu, tam bir maskaralıktır. Zira Urban’ın topu daha ilk atışında hem hedefi vuramamış, hem de paramparça olup dağılmıştır. İstanbul surlarında gedik açan toplar, bizzat Fatih’in ve mühendislerinin çizimlerini yapıp döktürdüğü toplardır. Fatih ve döneminin bilim adamları işte böylesine yüksek bir eğitime sahiptiler!

Hem dînî, hem de dünyevî ilimleri eşit derecede gören bizim Mâtürîdî bilim adamlarımıza karşı, Müslüman için aslolanın dînî ilimler olduğunu savunan ve dünyevî ilimlere Mâtürîdî kadar önem atfetmeyen Eş’arî uleması Osmanlı medreselerinde ağır basınca, maalesef müspet bilimler giderek ilim irfan yuvalarından kovuldu. Osmanlı’nın çöküşe doğru gitmesinin asıl sebeplerinden biri işte budur!

Evet, Osmanlı öğretmediğini hiç öğretmez, ama öğrettiğini tam öğretir, adam gibi öğretirdi.

Üç dil bilirlerdi!

Cumhuriyet dönemi eğitim sisteminde yabancı dil öğretilmeye daha ortaokulda başlanır, buna karşılık öğrenci liseyi ve hatta üniversiteyi bitirdiğinde yine de doğru dürüst bir yabancı dil bilmez! Hâlbuki Osmanlı döneminde liseyi bitiren biri, iki yabancı dili, yani hem Arapça hem de Farsçayı, bu dillerde yazılmış şiirleri anlayacak kadar iyi öğrenirdi. Dahası, Tanzimat’tan sonra bir üçüncü dil olarak Fransızca da eklenince, bir lise mezunu artık üç yabancı dili iyi derecede bilir, konuşur ve yazardı.

Osmanlı diplomalısı, ana dilini de en edebî hâliyle bilirdi. Çünkü ana babalar çocuklarının ifadesi düzgün ve güzel olsun diye yavrularına daha konuşmaya başlar başlamaz şiir ezberletirlerdi.

Osmanlı’da öğrencilere yabancı dil de aynı şekilde şiirlerle sevdirilerek öğretilirdi. Gidip araştırın kütüphaneleri! Arapça ve Farsçayı şiirle belleten, bazen de hem Arapça, hem de Farsça kelimeleri aynı mısrada öğreten, içinde şunun gibi mısra ve beyitlerin bulunduğu, kitaplar/sözlüklerle karşılaşırsınız: “Bezrker derler ekinciye, Arapça harrâs / Teşnegî oldu susuzluk, hem o mânâ lühâs.”

Yine Fransızcayı şiirle zihinlere yerleştiren kitaplara rastlarsınız: “Allah Diyö (Dieu), gökler siyö (cieux), yer ter (terre) / Dâim tujur (toujours), bâkî eternel (éternel), enfini (infini) bîintihâ.”

ABD, nasıl Osmanlı vakıflarını inceleyerek modern vakıf müessesesini kurabilmişse, Batı Avrupa da, Osmanlı eğitim sistemini oryantalistlere araştırtarak iki yabancı dili öğretmenin metodunu atalarımızdan öğrenmiştir. Fransa’nın da içinde yer aldığı günümüzün Batı Avrupa’sında liseyi bitiren bir genç iki yabancı dil bilir! Tıpkı bizim Osmanlı atalarımızda olduğu gibi!

Osmanlı’nın en son döneminde bile sıradan bir roman okuru, evet sıradan bir “roman okuru”, Arapça, Farsça ve Fransızca olmak üzere üç yabancı dil bilirdi.

Roman okuru bile bilirdi

İspat mı istiyorsunuz? Alın Namık Kemal’in İntibah romanını. İlk paragrafının ikinci cümlesi şöyledir: “Bahar erişince toprağın her tarafı serâpâ tarâvet kesilerek ‘yuhyi’l-arda b’ade mevtihâ’ sırrı âşikâr olur.” Buradaki Arapça kısmın ne demek olduğunu Namık Kemal açıklamaz. Dipnot da düşmez. Çünkü roman okuru, onun bir Kur’ân âyeti olduğunu ve “cansız hâle gelen toprağa yeniden can verir” (Hadîd, 57/17) anlamına geldiğini bilir. Çünkü Osmanlı roman okurunun Arapçası, onu anlamaya müsaittir.

Gelelim Ahmed Midhat Efendi’ye… Bilindiği gibi kendisi gerçek anlamda bir halk romancısıdır. Felâtun Bey ile Râkım Efendi romanında Râkım, İngiliz kızlarına Türkçe öğretir. Bu arada Hâfız’ın gazellerinden örnekler de sunar. Hâfız ki, İranlılar ona “şiirin ilâhı” gözüyle bakarlar. Öyle bir şairin beyitlerini Râkım Efendi yabancılara izah ederken, Ahmed Midhat Efendi araya girer ve okura “Hâfız’ın bu gazelini bilenler anlarlar ki, Râkım birkaç beyti eksik okumuştur” der. O dönemin roman okuru böyle bir okurdur. Zaten Farsça ve Fransızcadan anlamayan birinin o romanı zevkle okuması imkânsızdır.

Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası’nı ise Fransızca bilmeyen biri, kesinlikle okuyup anlayamaz. Çünkü eserin çok yerindeki diyaloglar Fransızcadır ve asla Türkçeleri verilmez.

Evet, Osmanlı’nın roman okuru dahi üç yabancı dil bilirdi. Sıradan bir roman okuru bile! Çünkü bu diller okulda öğretilirdi. Profesör düzeyindekiler ise, üç dilde eser verecek kadar bilirlerdi o lisanları. Cumhuriyet’ten sonra Afgan Üniversitesi’nin Farsça ders kitaplarını işte o Osmanlı’dan kalma müderrisler (profesörler) yazmıştı!

Osmanlı mekteplerinde öğrencinin hayatında hiçbir işine yaramayacak “kurbağanın sindirim sistemi” gibi gençlerin dimağlarını köreltmeye yönelik saçma sapan bilgiler öğretilmezdi!

Beyinler köreltiliyor!

Günümüz Milli Eğitiminde “İnkılap veya Devrim Tarihi” ve benzeri dersler, bir dönemde okutulup geçilmesi gerekirken ilkokulundan üniversitesinin sonuna kadar aynı bilgiler defalarca tekrarlanıyor. Sanki o taptaze ve güçlü beyinler, dumura uğrasın, kafaları çalışamaz hâle gelsin de, düşünemesinler, kendi akıllarını kullanamayıp mankurtlaşsınlar, iç ve dış propagandaların tutsakları durumuna düşsünler diye…

Pratik hayattaki uygulamalar, ülkemiz insanlarının ne kadar zeki ve ne derece yüksek bir muhakeme gücüne sahip olduğunu göstermektedir (Almanya’ya çalışmaya giden Yunan, Portekizli, İspanyol ve İtalyan işçi gidip işçi dönerken, daha büyük şehir bile görmeden oraya aynı maksatla giden bizim köylülerimizin, hatta çobanlıktan başka meslek bilmeyen insanımızın nasıl kısa sürede işveren durumuna geldiklerini görüyoruz). Ne var ki bu eğitim sisteminde o dipdiri beyinler öylesine köreltiliyor ki Milli Eğitim’in verdiği hasardan insanımızın çok azı yakasını kurtarabiliyor.

Gereksiz ve en fazla bir dönem veya birkaç hafta okutulması gereken dersler yüzünden yabancı dilin öğretilmesine vakit bırakılmadığı gibi, kendi ana dili bile çocuklara ve gençlere hakkıyla kazandırılamıyor. Her türden yüksek lisans ve doktora tezlerine bakıyorum: Yürekler acısı, sefil ve kısır bir Türkçe! Hâlbuki bizim çocuklarımız da Batılılar gibi ve hatta onlardan daha fazla kendi edebî dillerine hâkim olabilir ve liseyi bitirinceye kadar iki yabancı dili rahatlıkla öğrenebilirler. Yine Batılı çocuklar gibi tek dönemlik ve birkaç haftalık derslerle evlerinin elektrik ve su tesisatını onarmada, bahçe duvarı örmede ve bilmem daha hayatî pek çok gündelik şeyi yapmada ustalaşabilirler. Bu tür bazı bilgiler topu topu birkaç derste onlara aktarılabilir!

Sevgili mealciler, Osmanlı işte bizim yukarıda anlattığımız çok güçlü lisan eğitiminden ötürü meal yapmaya veya yaptırmaya ihtiyaç duymadı. Kur’ân’ın âyetlerini anlayan okura, ne kadar edebî olursa olsun, hiçbir meal yeterli gelmezdi (Tıpkı hem edebî bir dil zevki olan, hem de Arapçayı bilen birine sizin meallerinizin son derece yavan gelmesi gibi!). Yeterli gelmezdi, zira Osmanlı okuru Kur’ân’ı her okuduğunda âyetlerden yeni yeni anlamlar çıkarırdı. Öyle bir okuru elbette hiçbir mealci tatmin edemezdi.

Yürüyen Kur’ânlar

Okur yazar olmayan kesime gelince… Onlarınsa karşısında ezici çoğunluğu Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanmış dersiamlar, müderrisler (ulema-profesörler), şeyhler, vâizler, hatipler ve imamlar vardı! Tekkede ve zaviyede, medresede ve minberde, kürsüde ve mihrapta yürüyen Kur’ânlar vardı! Paraya tenezzül etmeyen, haysiyetine düşkün, lüksten kaçınan, bilgisiyle kibirlenmeyen, sade hayatı seçen ilim ve irfan erleri vardı. Halk da onları örnek alıyordu. Gerçek İslâmî ahlâkla bezenmiş öylesi seçkin kimseleri baş tacı edinen insanımız da gösterişten, modadan, etrafa caka satacak tavırlardan uzak duruyordu. Tepeden tabana kadar bütün toplum kesimlerinde kanaat ve tevazu hâkimdi.

Son sözümüz ve uyarımız şudur: Arap edebiyatının erişilmez ve erişilmesi kesinlikle imkânsız olan Kur’ân’ın güzelliği, bir başka dile, ancak o dilin en zirve edebî diliyle aktarılmalıdır. O yüzden bir meal veya tefsirci, kendi dilinin seçkin edebiyatçılarının eserlerini bir değil, birkaç defa okuyarak dilini ve ifade gücünü iyice geliştirmek ve zenginleştirmek mecburiyetindedir. Bu olmadan meal yapmaya yeltenmek her şeyden önce haddini bilmezliktir. Dahası, Kur’ân’ın edebî güzelliğine ihanettir! Edebî güç, edebî incelik ve zarafetten yoksun bir dille Kur’an meali veya tefsiri yapmaya cüret etmek, en başta Allah’a, sonra Kur’ân’a, nihayetinde de okura saygısızlıktır!

cemal40@yahoo.fr

ÇOK YİYEN 6 BELA İLE KARŞILAŞIR

Tefekkür, ibret ve hikmet; açlık ve hüzün hâlinde daha kolay elde edilir. Zira mide fazla dolunca, tefekkür âdeta uyuşur, gönlün hassâsiyet ve rikkati körelir.  Ebû Süleyman Dârânî (r.a.) çok yiyenin kaşılaşacağı altı belayı ise şöyle açıklıyor. 

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri buyurur:

“Açlık, bulut gibidir. Kişi az yemeye riâyet edince, kalbi hikmet yağmurları yağdırmaya başlar.” [1]

Tefekkür, ibret ve hikmet; açlık ve hüzün hâlinde daha kolay elde edilir. Zira mide fazla dolunca, tefekkür âdeta uyuşur, gönlün hassâsiyet ve rikkati körelir.

Şu hâdise, açlık veya tokluğun gönüldeki tesirini îzah bakımından ne kadar hikmetlidir:

Mısır’da şiddetli kıtlığın yaşandığı günlerde, Yûsuf -aleyhisselam-’a sordular:

“–Sen, devletin hazinelerine hükmeden bir idarecisin. Neden kendini aç bırakıyorsun?”

O ise şu ibretli cevabı verdi:

“–Karnım tok olursa, açların hâlini anlayamam diye korkuyorum!”

ÇOK YİYENİN KARŞILAŞACAĞI ALTI BELA

Yine çok yemenin kalp âlemi üzerindeki tesirine dâir, Ebû Süleyman Dârânî  -rahmetullahi aleyh- der ki:

“Her nesnenin pası vardır. Gönlün pası da çok yemektir. Kim çok yerse altı belâ ile karşılaşır:

1) Kıldığı namazın tadını bulamaz.

2) Unutkan olur.

3) Şefkat ve merhameti azalır. Zira kendisi tok olunca, herkesi tok zanneder.

4) Tâat kılma hususunda tembellik gelir.

5) Şehveti gâlip olur.

6) Müslümanlar mescide varırken o ise helâya gider.”[2]

Her hususta en büyük örnek şahsiyetimiz olan Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve ashâbı da, acıkmadan yemez, yediklerinde de karınlarını tamamen doyurmazlardı. Boğazlarından geçen lokmaların zikrini duyacak derecede yüksek bir gönül feyzi içinde yaşarlardı.

MİDENİN ÜÇTE BİRİNİ YEMEĞE AYIR

Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-:

“…Şayet bir kimsenin mutlaka çok yemesi gerekiyorsa, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırsın!” buyururdu. (Tirmizî, Zühd, 47)

Hazret-i Âişe -radıyallahu anha- Vâlidemizʼin ifadesiyle:

“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in aile efrâdı, Medîne’ye geldiği günden vefat ettiği âna kadar, üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.” (Müslim, Zühd, 20)

Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- Medîneʼde -dilese- en müreffeh hayatı yaşayabilirdi. Zira ganimetlerin beşte biri Allâhʼın emriyle Peygamber Efendimizʼe tahsis edilmişti. Ayrıca kendisine nice hediyeler de gelirdi.

Lâkin Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-, hiçbir mecburiyeti olmadığı hâlde, gelen bu ganimet ve hediyeleri hemen Ashâb-ı Suffeʼye ve muhtaçlara infâk eder, ondan ancak kifâyet miktarını evine ayırırdı. Hattâ evine ayırdığını da, daha sonra gelen bir başka fakire infâk ettiği olurdu. Yüksek mesʼûliyet ve merhameti sebebiyle, ümmeti aç ve muhtaçken kendisi huzur bulamazdı.

Yine Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- zaman zaman “savm-ı visâl” tutardı. İftar etmeden birkaç gün peş peşe tutulan bu oruç, sadece Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizʼe mahsustu. Ümmetini ise -güç yetiremeyecekleri için- bundan men ederdi.

Az yemenin ve oruç tutmanın, nefsâniyeti bertaraf etme ve rûhâniyeti inkişâf ettirmedeki tesiri sebebiyledir ki, peygamberler de, nübüvvetin rûhâniyetine oruçla hazırlanmışlardır. Rûhî inkişâfın zirvesine ulaştıklarında âdeta insanlık âleminden uzaklaşmış ve kendilerinde melekî vasıflar tecellî edince, kalpleri ve dimağları, ilâhî vahye mazhariyetle şereflenmiştir.

Nitekim Hazret-i Mûsâ -aleyhisselam- Cenâb-ı Hakʼla mükâlemeden evvel, kırk gün “savm-ı visâl” yani iftarsız oruç tutmuştur. Hazret-i Îsâ -aleyhisselam- da, İncilʼden ilk kelâmı duyuncaya kadar, kırk gün oruç tutmuştur.

[1] Attâr, Tezkire, s. 198; Hânî, Hadâik, s. 319.

[2] Tezkiretüʼl-Evliyâ, s. 89-90, Erkam Yayınları, İstanbul, 1984.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Bâyezîd-i Bistâmî, Erkam Yayınları

 

source

Evlilikte bereket arayışı

Prof. Dr. Serdar Demirel

923265_546716425380676_1449696204_n

Hz. Ebu Hureyre’nin (ra) naklettiği bir hadiste şöyle diyor: “Resûlullah (sas), evlenen bir kimseyi şöyle tebrik ederdi: “Allah sana (evliliği) bereketli kılsın, üzerine bereket indirsin, ikinizin arasını hayırda birleştirsin.” (Ebu Davud: 2/241, hn. 2130; Tirmizi: 3/400, hn. 1091; Müsnedi Ahmed: 2/381, hn. 8943)

Nedenini hiç düşündük mü acaba, Hz. Resûlullah (sas) hayatın kritik aşamalarından birini idrak eden kardeşlerine çok özlü bir duada bulunuyor ve kısacık o cümlede iki kere Allah’tan (c.c) evlenen çiftlere bereket vermesini istiyor. Ümmetine de böyle dua etmesini öğretiyor..

Bereket; artma, ziyade, sürur mânalarına gelir. Hz. İbni Abbas bereketin hayırların tümünde bolluk anlamına geldiğini söyler. Denebilir ki bereket; Allah’ın insanın sahip olduklarını keyfiyet ve kemiyet olarak onun görmediği yollarla artırmasıdır. Bu maddî olduğu gibi mânevî de olabilmektedir.

Bereket; verilen nimetin sâbit ve dâim kılınması, bolluk ve onun devamı anlamına da gelmektedir. Bir şeyin bereketlenmesi ilâhî hayırların onda sâbit hâle gelmesidir. “Mübarek” kelimesi de bereket sözcüğünden türemiştir.

Hz. Peygamber’in (sas) hayatını inceleyenler O’nun hayatı kendisiyle örgülediği merkezî kavramlarının olduğunu görürler. Bunlardan birisi de bereket kavramıdır. O, dua ederken, selam verirken ve alırken, yemek ve içmede, pazara gelen yılın ilk turfanda meyve ve sebzeleri için, ticaretinde hep bereket duasında bulunurdu.

Sadaka verirken bile bereket umut ederdi. Bugün insanlar sadaka verirken mallarının eksileceği endişesi yaşarlar. O ise, sadakayla malın artacağını öğretiyordu ashabına. Matematiksel olarak azaldığı kabul edilen malın bizim görmediğimiz yollarla fiilen artacağını haber veren bir peygamberden bahsediyoruz.

Kur’an-ı Kerim’de bereket ve bereketten türeyen kelimeler 32 kez geçmekle sık tekrarlanan kelimeler arasında yer almaktadır.

“Eğer o ülkelerin ahalisi iman edip Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem yerden (sayısız) bereketler açardık; ancak onlar yalanladılar, biz de onları kazanageldikleri nedeniyle yakalayıverdik/cezaya çarptırdık. (A’râf: 96)

Bu âyeti celile bereketin beşer hayatındaki bolluğunu Allah’ın rızasıyla, yokluğunu da O’nun hoşnutsuzluğuyla açıklamaktadır. Bu yüzden diyebiliriz ki; insan hayatında bereketi azaltan en büyük etmen günahların yaygınlaşmasıdır.

Modern insan günahı sıradanlaştırdıkça bereket de o kadar hayattan azalmaktadır. Müslüman hayatın şifa bulması için günahlardan uzaklaşıp itaat eksenli bereket arayışına girmek gerekir.

Bereket kökünden gelen “tebâreke” Allah’ın (c.c) sıfatı olarak Kur’an’da yer almaktadır. (Bknz. Furkan: 1-10-61, Zuhruf: 85, Mulk:1, Mu’minun: 14, Gâfir: 64)

el-İsfehânî, tebâreke vasfının Allah’a izâfesi, diğer âyetlerde zikredilen bereketin kaynağının Allah olduğunu vurgulamak içindir, der. (el-Mufredât fî Garîbi’l Kur’ân, s. 44)

Yani bereketin kaynağı Allah Teâla ve Tebâreke’dir. Onu, insan hayatına koyduğu ilâhî bir yasa çerçevesinde bahşeder. İnsan, Allah’a itaatle maddi ve manevi sahip olduklarını çoğaltır. Huzur arayışında olan insan aslında buraya bakmak durumundadır.

Önemli gördüğüm bir hadisle konuyu bitireceğim. Hz. Rasulullah (sas) câhiliye devrinde olduğu üzere bereket isminin insanlara verilmesini yasaklamıştı. Ebu Dâvud’un naklettiği bir rivâyet bunun sebebini şöyle açıklar: “…Zira kişi “Bereket” burada mı?” diye sorar da “Hayır yok!” diye cevap verirler.” (Ebu Dâvud: 4/290 hn. 4960, Müslim: 3/1686 hn. 2138)

Buradan da anlıyoruz ki, bereket insana işaret eden bir isim de olsa, “Bereket burada yoktur” cümlesine dahi tahammül etmemektedir Hz. Peygamber (sas).

ABD’nin lider krizi – Prof. Dr. Serdar Demirel

demirelDünya haber kanalları ABD başkanlık seçimini sabaha kadar sanki seçim kendi ülkelerinde yapılıyor gibi verdiler. Bunu ABD’nin hem muhalifi hem de müttefiki ülkelerde görebilirdiniz. Zira ABD’nin siyasi ve iktisadî seyri bütün dünya ülkelerini yakından ilgilendirmektedir. İpi Trump’ın göğüslemesiyle de bütün dünya Donald Trump’ı konuşmaya başladı..

Durum Türkiye’de de aynıydı. ABD’yi bilen ve bilmeyen gazeteciler sabaha kadar yorumlar yaptılar. Clinton seçilirse Türkiye-ABD ilişkilerinde ABD’nin Irak Şiî yönetimi, PKK ve FETÖ’ye desteği yüzünden ipler iyice gerilecek deniliyordu. Trump ise tam bir muamma…
Clinton’a umut bağlayanlar hüzne boğuldu. Trump kazansın isteyenler de gelecekten tam emin olmamakla beraber Clinton’dan daha kötü olmayacağına inandıkları için bunu iyi bir gelişme olarak gördüler, başta da Rusya.

Devletler uluslararası siyasetlerinde çıkar temelli davranırlar. Bu sebeple bugünün muhalifi yarının müttefiki yahut aksi sıklıkla rastlanan bir realitedir. Dolayısıyla ABD ve Türkiye ilişkilerinde de kartlar yeniden karılabilir.

Seçim sonuçları ABD Müslümanlarını ve siyahları üzdü. Filistin halkı da üzgün. Zira Trump Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağı sözünü vermiş durumda. Bu bir seçim propagandası olarak mı kalır yoksa hayata geçirilmeye mi çalışılır, henüz belli değil.
Bu yüzden HAMAS Siyasi Büro Başkanı Halid Meşal, Dünya Müslüman Alimler Birliği himayesinde düzenlenen “11. Uluslararası Kudüs Gençlik Buluşması”na video konferansla bağlanarak Trump’ı uyardı.

“Yeni seçilen Amerika Başkanı Trump’a mesajımız var; siz Kudüs ve Filistin davasını göz ardı edip İsrail’e yeşil ışık yakarak bölgede barışı inşa edeceğinizi düşünüyorsanız, hayal görüyorsunuz. Bu konuda dış ilişkinizi gözden geçirin. İsrail her zaman size yük olacak. İsrail bu tutumuyla dünya barışına engel olacaktır. Barış ancak İsrail’in bölgedeki oyunlarını, tuzaklarını durdurmakla olabilir. Kudüs için yapılan her eylem, program çok önemli… Kudüs en önemli davamız olmaya devam ediyor. Filistin ve Kudüs işgalden kurtuluncaya kadar mücadelemiz devam edecek.”

Küresel bir imparatorluk olan ABD’nin yeni başkanı seçim sürecinde Türkiye’nin hoşuna gidecek sözler söylemiş olsa da İsrail, Rusya ve İran’ın da hoşuna gidecek vaatlerde de bulundu. İhtiyatla yaklaşmak evladır. Obama’nın geride bıraktığı hayâl kırıklığı tekerrür etmesin sonra.
Obama seçildiğinde Müslüman dünya Bush döneminin yıkıcı politikalarının biteceğinden dolayı müthiş umuda kapılmıştı. Biz, o dönem yazılarımızda Obama’nın aslında çaresiz, derisi siyah zihin kodları beyaz birisi olduğunu, azınlık psikolojisiyle kendisini efendilere karşı isbat sadedinde davranacağını ve bu yüzden de hep taviz vereceğini söylemiştik.
Bazı okurlar, isminde “Hüseyin” olan birisini eleştirdiğimiz için bizi eleştirmişlerdi. Ama dağ fare doğurdu, Obama silik bir başkan olarak, lider demiyorum çünkü lider olamadı, tarihteki yerini aldı. Sadece dış politikada başarısız olmadı, iç politikada da başarısız olduğu için seçmen yönünü Trump’a çevirdi.

Trump’ın zaferi, büyük bir imparatorluğun duraklama dönemine girdiğini gösteriyor. İkinci Bush dönemindeki yanlış politikaların sonucu olarak Obama gâyet pasif bir siyaset izledi. Gelinen noktada ABD’nin kafası karışık, biraz korkuya kapılmış havası veriyor. Trump döneminde ise ne yapacağını kestirmek zor.

Süper güç güçlü lider çıkartamıyor. Lider krizi ise yaşanılan duraklama dönemini en iyi anlatan göstergelerden. Koca imaparotluk Trump ve Clinton parantezlerine sıkıştı ve sonunda Trump’ta karar kıldı. Şimdi tüm dünya bekle-gör politikası izliyor. Bence olumlu yorumlara itibar etmek yerine tedbirler almaya öncelik vermek gerek.

 

Up ↑