AİLE SAADETİ NASIL OLUR? – Osman Nuri Topbas

AİLE SAADETİ NASIL OLUR? [1]

Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimizʼin aziz, latîf, mübârek, pâk rûh-i tayyibelerine; ehl-i beytin, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kiram hazarâtının, cümlemizin geçmişlerinin rûh-i şerîflerine; bütün evlâtlarımızın iki cihan saadetine nâil olmaları niyaz ve duâsıyla, bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

Muhterem Kardeşler!

Okunan son âyette, Furkan Sûresiʼnde Cenâb-ı Hak bir âile saâdeti nasıl olur, bir toplum düzeni nasıl olur, onu belirtiyor. Cenâb-ı Hak -inşâallah- bu âyet-i kerîmenin muhtevâsından hisseler almayı Cenâb-ı Hak cümlemize nasîb eylesin.

Evlilik, insana âit bir keyfiyet. Diğer mahlûkatta böyle bir şey yok.

İnsanoğlunun mesut âile yuvası Cennetʼte başladı. Bunun için, dünyadaki aile yuvalarında takvâ hayatı, bir Cennet hazırlığı içinde olması îcâb eder ki Cennetʼteki mesut âile yuvasına kavuşabilsin, kazanabilsin.

Evlilik, bizi derin bir tefekküre dâvet ediyor. Milyonlarca kişi içinden iki kişinin kaderi birleşiyor ve bir hayat arkadaşlığı başlıyor. Ayrıldıkları ana-baba evinden, kurdukları yuva kendilerine daha sıcak gelmeye başlıyor.

Tabi, bu âile yuvası, Cenâb-ı Hakkʼın arzu ettiği bir istikâmette olacak.

Yine âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak buyuruyor, Rûm Sûresiʼnin 21. âyetinde:

“Kaynaşmanız için kendi içlerinizden eşler yaratıp aranızda “لِتَسْكُنُوا: (huzur bulmanız için)…” (er-Rûm, 21)

Demek ki bir şart, huzur ve sükûnet olacak.

Tabi bu huzur ve sükûneti Cenâb-ı Hak verir, saâdeti Cenâb-ı Hak verir. Biz ne kadar bir takvâ hayatı üzere olursak, Cenâb-ı Hakʼtan o kadar rahmet tecellî eder.

Birinci madde «لِتَسْكُنُوا». O âile hayatına bir huzur hâli vermesi. Âilede huzur olursa, hayatın her safhasına bu huzur yansır. Onun için âile çok mühimdir.

Diğer, ikinci madde «مَوَدَّةً» buyruluyor. “Sevgi ve muhabbet” eşler arasında olacak.

Süflî muhabbetler bertaraf edilecek, ulvî muhabbete evlilik hayatı, Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşmaya, Cenâb-ı Hakkʼa muhabbete bir basamak teşkil edecek.

Üçüncü olarak, Cenâb-ı Hak «رَحْمَةً» buyuruyor. “Şefkat.” Eşler arasında şefkat olacak, merhamet olacak. Bilhassa bu yaşlılık sırasında birbirine, eşler birbirine baston olacak, bir destek olacak.

Velhâsıl evlilikte temel malzeme, şefkat ve sevgi, merhamet olmuş oluyor. Erkek ve hanım fıtratları birbirini tamamlayan boyutlardır. İki tarafın hak-hukukunu muhafaza etmesi sebebiyle Cenâb-ı Hak saâdet ihsân eyler.

Bu, evlilik hayatında beş şart çok mühim. Birincisi “muhabbet” olacak.

Muhabbetin menşei Cenâb-ı Hak. el-Vedûd sıfatının tecellîsi. Süflî muhabbetler bertaraf edilecek. Birbirinin rûhuna girecek eşler bir damar bulacak. Birbirine bu muhabbet, tabi bu takvâ üzerine olan, yaşanan bir hayatta.

“Sadâkat” olacak. Zor zamanlarda tarafların birbirine fedakârlığı olacak. Karşılıklı muâmele olacak. Karşılıklı saygı olacak.

Samimiyet olacak, lâubâlîlik olmayacak. Vakar olacak, kibir olmayacak. Tevâzû olacak, zillet olmayacak.

Velhâsıl evlilikte bu hudutlar iyi muhafaza edilecek.

“Sabır” olacak. Tabi hayatta zor zamanlar olur. Bu zor zamanlarda birbirine destek olacaklar. Kendi aralarında olan zor zamanlarda dâimâ birbirlerinin güzel huylarını düşünecekler. Aralarında münâkaşa olmayacak. Olsa bile çocukların dışında olacak. Çocuklara zarar vermeyecek.

Beşincisi, “mesʼûliyet” olacak.

Taraflar birbirine karşı vazifesini ihmal etmeyecek. Hanımın vazifesi ayrıdır. Efendinin vazifesi ayrıdır. Bu vazifeler, bir mesʼûliyet içinde devam edecek. Ayrıldıkları anne-baba evinde, anne-babalar da aynı anne-babalar olacak. İki taraf da birbirinin anne-babalarına saygıda kusur etmeyecekler.

Bu şekilde rûhânî bir hayat olacak.

Eğer Cenâb-ı Hak yavrular vermişse… Vermemişse; “‒Bunda hayır var.” denilecek. Âişe Vâlidemiz düşünülecek. Eğer vermişse; “‒Bu, Rabbimizʼin bir lûtfu, bir ihsânı…” olduğunu, bir Allâhʼın emâneti olduğunu yavrularımızın, bunlara îtinâ gösterilecek.

Bilhassa âyette okunan:

رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا

(“…Rabbimiz! Bize eşler…” [el-Furkân, 74])

Kız çocuklarına daha çok îtinâ gösterilecek ki, yuvayı onlar kuracak, nesli onlar yetiştirecek.

Bilhassa onlara küçük yaştan itibâren alâka göstermek lâzım. Küçük yaşta iken, “zamanla olur, zamanla geçer” diye bâzı husûsiyetlere dikkat edilecek, ihmâl edilmeyecek. Sonradan onun tesettüre girmesi, Kurʼân-ı Kerîmʼle olan alâkası zayıflıyor maalesef. Bu ancak, ufak yaşta…

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

“Evlâtlar anne-babaya emânet edilen temiz fıtratla…” (Bkz. Müs­lim, Ka­der, 22; Buhârî, Cenâiz, 92)

Anne-babalar o temiz fıtratı yönlendirecek.

Dünyada, yavrular büyürken anne-babaya muhtaçtır. Fakat hayatın son kısımlarında da anne-babalar, evlâtlarına muhtaçtır. Vefattan sonra anne-babalar, yine eğer anne-babalar evlâtlarını Hak yolunda yetiştirmişse, onların duâlarına muhtaçtır. Evlâtlar, sadaka-i câriye olacak.

Eğer yok, ihmâl edilmişse; “‒Zamanla düzelir, uydum kalabalığa…” olarak bırakılırsa, o zaman evlâtlar, kıyâmet günü anne-babadan dâvâcı olacak. “‒Anne-baba, beni yâ Rabbi, ihmâl etti…” diyecek.

Cenâb-ı Hak Kurʼân-ı Kerîmʼde yol ayrımlarını bildiriyor. “Yevmuʼl-Fasl”ı bildiriyor.

Burada, dünyada beraberiz. Baba, anne, evlâtlar vs… Fakat eğer ihmâller karşısında Cenâb-ı Hak bir Cennet ehline:

سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ

(“Onlara merhametli Rabbʼin söylediği selâm vardır.” [Yâsîn, 58]) buyuruyor.

Cennet ehli o “Yevmuʼl-Fasl”da büyük bir ikramla, büyük bir şeyle Cennetʼe dâvet edilecek. Fakat aynı akrabadan gelen, aynı toplumdan gelen mücrimlere ise Cenâb-ı Hak:

وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

“Mücrimler! Ayrılın burada!” (Yâsîn, 59) diyecek. Buradaki, dünyadaki o beraberlik, orada son bulacak.

Onun için, evlâtlar Allâhʼın birer emânetleridir. Onlar tertemiz bir İslâm fıtratıyla dünyaya gelmiş fidanlardır. Bilhassa onlar, ufak yaşlarından itibaren bir terbiyeye muhtaçtır.

İşte ana-babanın ihmâli, bâzen sokakların hâlini, o menfî manzaraları görüyoruz.

Efendimiz buyuruyor:

“Hepiniz çobansınız, güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Erkek, âilenin çobanıdır, sürüsünden sorumludur. Hanım, kocasının ve evinin çobanıdır. O da sürüsünden sorumludur.” (Buhârî, Vesâyâ, 9; Müslim, İmâre, 20)

Nasıl çoban sürüsünü kurtlardan, canavarlardan muhafaza eder, korur onları muhâfaza eder, parçalattırmaz. Nasıl bir çoban, bir kuzunun ayağı kırılsa onu orada kurtlara bırakmaz…

Velhâsıl Rasûlullah Efendimiz ne güzel bir ifade;

“Hepiniz çobansınız…” buyuruyor.

Anne-babanın dikkat edeceği hususlar:

Evvelâ evlâtlarına güzel bir isim koyabilmek.

İsim, müsemmâyı çeker. Efendimiz dâimâ isim sorardı, isim eğer hoş gelmeyen bir isimse değiştirirdi. Hattâ bâzı geçtiği karyelerin isimlerini sorardı, onları değiştirirdi.

Demek ki ismin gönle bir hoşluk ve bir huzur hâli vermesi. Anne-babaların ilk vazifesi, evlâtlarına güzel bir isim vermekle başlıyor.

İkincisi; dînî tahsil çok mühim.

Dünyaya biz âhiret için geldik. Dünyada kendimizin de evlâtlarımızın da ne kadar yaşayacağı, bir meçhuller içindeyiz.

Esas hayat, âhiret hayatı. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- dâimâ;

“Esas hayatın âhiret hayatı” olduğunu buyuruyor. (Buhârî, Rikāk, 1)

Bir imtihan dünyası içinde olduğumuzu, hem kendimiz, hem de yavrularımız, unutmaması lâzım. Bunun için dînî tahsil mühim.

Din de bir bütündür. Bir iki aylık bir yaz tâtilinde din öğrenilmez. Diğer tahsile ne kadar ehemmiyet veriliyor, dînî tahsile ne kadar ehemmiyet veriliyor?

Kurʼân-ı Kerîm bizim ders kitabımızdır. Hayat haritasıdır. Ebediyet haritasıdır.

Demek ki akāid olarak, fıkıh olarak, siyer-i Nebî olarak, diğer ilimler olarak, Kurʼân-ı Kerîm bizim hayatımızın her safhasını yönlendirir, her nefesimizi yönlendirir.

Demek ki evlâtlarımızı da bir dînî tahsille yetiştirmemiz zarûrî. Anne-babanın birinci vazifesi bu olmalıdır…

AİLE SAADETİ NASIL OLUR? [2]

İkincisi; anne-babalar evlâtlarına güzel bir şahsiyet, büyük bir karakter bırakmalıdır. Anne-babalar örnektir. Hattâ bir misal verirler:

Mâlum, denizde yaşayan yengeçler vardır, yamuk yamuk yürürler. Yengeç demiş ki yavrusuna:

“‒Doğru yürü, yamuk yürüme!” demiş. O da demiş ki:

“‒Anne demiş, sen doğru yürü ki ben de arkandan doğru yürüyeyim.”

Velhâsıl, münâkaşalı, kavgalı ortamlarda büyüyen çocuklar, huysuzlaşır ve hırçınlaşır. Dengeli bir ortamda ise güzel huylar ve terbiye ile büyür.

Yavrularımızın -bilhassa bugün- davranışlarını iyi kontrol etmek lâzım. Tenhâlarda yanlış işler yapmasına meydan vermemek lâzım. Bu, îtiyat hâline gelir, tabiî hâle gelir, o da felâkete götürür.

Çocukların güzel işleri takdir edilmeli, mükâfatlandırılmalı.

İmâm Mâlik buyuruyor:

“Ben çocuktum diyor, babam bana her gün bir hadis ezberletirdi, bir hediye verirdi. Ben de ertesi gün bir hadis ezberleyerek huzuruna çıkardım, bir hediye daha alayım diye.

Bende öyle bir hâl oldu ki, bir câzibe hâline geldi. Babam bir hediye vermese de her gün bir hadîs-i şerîf ezberliyordum.”

Velhâsıl anne-babalar, bilhassa babalar, yavrularına hediyeler verecek, ufak yaşta câmilere alıştıracak, telkinatta bulunacak. Ceplerine beş on kuruş koyup onların sadaka vermesini temin edecek. Güzel huylarla müzeyyen hâle getirilecek.

Çocukların hatâlı işleri tatlı bir dille îkaz edilmeli. Kusurlarının tekrarlanmamasına gayret edilmelidir. Bir de çocuklara sık sık cezâ verilerek arsız hâle getirilmemelidir.

Emirler, yasaklar, kâideler, dînî mevzular öğretilirken de kavrayacağı şekilde ifâde edilmelidir. Çünkü çocuklar, ilk defa bir müşahhas misal ister. Mücerred misâle geçmeye zorlanır. Onun için müşahhas misallerle, ona anlayabileceği bir şekilde telkin etmek lâzım.

Anne-baba, muâşeret, âdâb-ı muâşeret üzerinde ciddiyetle durmalı. Anne-babanın çocuğunun şahsiyet ve kimlik kazanmasında çok büyük rolü vardır. Kibar, zarif, ince ruhlu olarak yetiştirilmesi, çocuğumuzun en büyük tahsilidir.

Onun için anne “ اَلْأُمُّ مَدْرَسَةٌ” buyruluyor, “bir mekteptir” buyruluyor.

Çocuklarımıza dâimâ Hakkʼın nîmetleri hatırlatılmalı. Dâimâ besmele, hamd ve şükre hazırlanmalı.

Efendimiz, bilhassa bunun üzerinde çok dururdu. Efendimizʼin üvey evlâtlarından Ebû Hafs vardı, üvey evlâtlarından. Ebû Hafs diyor ki:

“Ben (diyor), Allah Rasûlüʼnün terbiyesinde yetiştim (diyor). Çocuktum (diyor). Yemek yerken (diyor), elimi (diyor), yemek tabağının bir yanına giderdi, öbür yanına gider, karışık olarak istediğim yerden yemeği alırdım (diyor). Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem– bana buyurdu ki:

«‒Oğlum (dedi), besmele çek, sağ elinle ye, hep önünden ye.»

O günden sonra (diyor), Rasûlullâhʼın buyurduğu gibi yemeye başladım.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Et’ime, 2; Müslim, Eşribe, 108)

“‒Zamanla öğrenir.” Yok! Ufak yaşta yavruya telkin etmek lâzım.

Yine Ebû Râfî (Râfî bin Amr) diyor, başından geçen bir hâdiseyi anlatıyor:

“Küçükken (diyor), Ensarʼdan birinin hurma ağacını taşlıyordum (diyor). Taşlarken, Efendimiz gördü, benim yanıma geldi:

«‒Çocuğum niçin hurma dalını taşlıyorsun?» diye sordu.

Ben de:

«‒Acıktım yâ Rasûlâllah! Yemek için.» dedim.

Bana dedi ki:

«‒Ağacı taşlama! Sen ağaçlardan düşen hurmaları o şekilde ye.»

Sonra benim başımı okşadı. Sonra bana bir duâ etti:

«‒Allâhʼım! Bunun karnını doyur!» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 85/2622; İbn-i Mâce, Ticârât, 67)

Velhâsıl, işte yavrulara Efendimizʼin metodunu anlatmakla bitiremeyiz.

Velhâsıl, çocuğumuzun kusursuz olmasını istiyorsak, kusursuz anne-baba olmaya gayret etmemiz zarûrî.

Bilhassa, yine kısaca tekrar edersek, burada da saâdetin temeli dindarlık esas, çünkü Allâhʼın rahmeti tecellî edecek.

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

(“Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senʼden yardım dileriz.” [el-Fâtiha, 5])

Biz ne kadar güzel bir kul olursak, Allahʼtan o kadar yardım gelir.

Diğer bakımdan; düğünler, merâsimler; ondan da kısaca bahsetmek istiyorum:

Düğünler, nikâh akdinin îlân edilmesi ve bir âile yuvasını kurmanın sevinci ve bir memnuniyetin, sevincin toplumla paylaşılmasıdır. Yani bir dünya evine adım atmaktır. Cenâb-ı Hakkʼın rahmetini celbedecek şekilde icrâ edilirse, Cenâb-ı Hakkʼın yardımı tecellî eder.

Evlilik, nikâh ve düğünle başlar. Nikâh ve düğün, birbirini tamamlayan unsurlardır.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, nikâhla beraber bir velîme, yani bir düğün yemeği verilmesini, zengin-fakir, sâlih, bütün toplumun içindeki eş-dost, akrabâ, tanıdıkların ayırt edilmeksizin dâvet edilmesini tavsiye buyurmuştur.

Nitekim –sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz, Fâtıma Vâlidemizʼin düğününde Bilâl-i Habeşîʼye:

“‒Ey Bilâl! (Dedi.) Ben, evlenme sırasında ümmetimin yemek yedirmeyi sünnet edinmelerini arzu ediyorum.” (Bkz. İbn-i Sa‘d, VIII, 23; Abdürrezzâk, V, 487; Diyârbekrî, I, 411)

Bu yemek yedirme, bu düğün, demek ki Efendimizʼin bir sünnet-i seniyyesidir.

Burada dikkat edilecek husus da bütün, ayırt etmeden bütün din kardeşlerini çağırmak, dâvet etmek, sâlihlerin, bilhassa onların duâlarından bu ilk adımda istifâde etmek.

Toplumun müşterek sevinci, böyle düğünleri Efendimiz terviç eder. Allâhʼın hükümlerine göre icrâ edilen nikâh meclisleri ve cemiyetler mübârektir ve duâların kabul olacağı mekânlardır.

Düğünler, İslâmî hassâsiyet içinde olmalıdır. Ve düğünde, evlenenlerin en büyük ihtiyacı, ümmet-i Muhammedʼin hayır duâsıdır. Çünkü evlilik, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bu hayat, takvâ temelleri üzerinde inşâ edilmelidir.

Bu yeni bir hayata; Kurʼân-ı Kerîm tilâvetiyle, mânevî sohbetlerle, Cenâb-ı Hakkʼa duâlar ve ilticâlarla, bilhassa arada fark gözetmeden fakir-zengin, sâlihlerin ihmâl edilmediği bu ikramlarla adım atılmalıdır ki, onların duâlarına muhtacız. Ki Cenâb-ı Hakkʼın, bu âile yuvasında Cenâb-ı Hakkʼın rahmeti ve inâyeti tecellî etsin. Rasûlullah Efendimizʼin âile hayatının rûhânî dokusundan o yuvada tecellîler olsun. O yuvada;

قُرَّةَ اَعْيُنٍ âyette buyrulan;

رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ

(“…Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla!..” [el-Furkân, 74])

Göz nûru olacak nesiller yetişsin.

Bugün maalesef günümüzde bu düğünler;

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

(“…Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” [el-Fâtiha, 7])

O tarafa doğru gidiyor. İslâmî ölçüler ve hassasiyetlerden uzaklaşılıyor.

Hâlbuki bir müslümanın düğünü, gayr-i müslimlerin düğünü gibi olmamalıdır.

Birincisi; âilede maddî ve mânevî yıkım sebebi olan israf çılgınlıkları olmamalıdır. Güç gösterileri olmamalıdır.

Mahremiyet çiğnenmemelidir. Mahremiyete, kadın-erkek mahremiyetine dikkat edilmelidir. Helâl-haram sınırlarının unutulduğu bir merasim olmamalıdır.

Zira İslâm bir bütündür; hayatın her safhasında yaşanıp bazı safhalarında unutulmamalıdır. Hayatımızın her safhasını İslâmî ölçülerle düzenlememiz zarûrîdir. Bunun için İslâmʼın hassâsiyetleri, ahlâkı ve rûhâniyeti düğünlerimize aksetmelidir.

Okunan âyet-i kerîme en son, Furkan Sûresiʼnde, Cenâb-ı Hak nasıl bir düzen, nasıl bir âile düzeni istiyor?

رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ

(“…Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla!..” [el-Furkân, 74])

Göz nûru zevceler, eşler.

Demek ki baştan eşler geliyor. Eşlerin, yani hanımların evlenecek kızlarımızın çok iyi yetiştirilmesi lâzım. Dînî, ahlâk, edep… Esas tahsil de budur. “ اَلْأُمُّ مَدْرَسَةٌ” Çünkü o anne olacak, medrese olacak.

قُرَّةَ اَعْيُنٍ; oradan bir göz nûru evlâtlar çıkacak. Biz de toplum olarak:

وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا

(“…Bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” [el-Furkân, 74])

Takvâ sahibi olacağız. O da kâfî değil, takvâda da karakter ve şahsiyetimizle numûne olacağız -inşâallah-.

Cenâb-ı Hak böyle bir düzen istiyor. İşte böyle bir düzen, asr-ı saâdet düzeni. Zaman zaman tarihimizde devam eden, toplumların huzur bulduğu devirlerdir.

Cenâb-ı Hak -inşâallah- böyle yuvalarla toplumuzu, böyle yuvalarla -inşâallah- müzeyyen kılar.

Advertisements

Comments are closed.

Up ↑

%d bloggers like this: