Fake Sufis – Shaykh Hamza Yusuf

Advertisements

TARİHİMİZDE KIZ ÇOCUKLARININ EĞİTİMİ

TARİHİMİZDE KIZ ÇOCUKLARININ EĞİTİMİ

tumblr_nmizwmyW0x1r3n52go1_1280

İlk “OKU” emriyle birlikte müslümanlar okumaya ayrı bir önem göstermişlerdir. Çünkü ilimsiz amel olamayacağı aşikardır. Kız çocukları bazı toplumlarda dışlanmış, toplumdan soyutlanmış, hatta kimliksiz bırakılmışlardır. Ancak dinimizin kadınlara verdiği önem neticesinde bu anlayış tam tersine dönmeye başlamıştır. Özellikle cahiliye devrinden sonra İslam’ın zuhuruyla birlikte bu değişim hissedilmeye başlanmıştır.

Osmanlı’nın eğitim sistemine baktığımızda son dönemlerine kadar hemen hemen tek tiplilik hakimdi. Osmanlı’da medreseler çok yaygın ve güçlü örgün eğitim kurumları haline gelmiş, toplumu derinden etkilemişlerdir. Öyle ki, eğitim açısından, tüm Osmanlı dönemine medrese dönemi denebilir. Tanzimat yıllarına kadar Osmanlılarda kız ve erkek çocuklar 5-6 yaşlarından itibaren sıbyan mektebi denen kurumlara beraberce giderler, 3-4 yıl kadar öğrenim görürlerdi. Bu mekteplerin hocaları genel itibariyle cami hocaları idi. Daha sonraları erkek öğrencilerin öğretmen açıklarını gidermek için Dâru’l-Muallimin ve kız öğrencilerin öğretmen açıklarını gidermek için de Daru’l-Muallimât öğretmen okulları açılacaktır. İlmi yönden donanımlı bayanlar mahallelerde küçük erkek ve kız çocuklarına ve kadınlara Kur’an okumayı öğretirler ve çeşitli dini bilgiler aktarırlardı.

Tanzimat yıllarına kadar durum böyleyken Tanzimat’ın ilanıyla birlikte bu durum değişmeye başlamıştır. 19. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı’da kız çocuklarının eğitimi için örgün eğitim kurumları yoktu. 19. yüzyılın sonlarına doğru alınan kararlarla birlikte kız çocuklarının eğitimine ayrı bir önem verilmeye başlanmıştır. Kız ve erkek çocukları bahsettiğimiz yaşlarda okula başlarlar ve öğrenime aynı ortamda devam ederlerdi. 9-10 yaşlarından itibaren  ise öğrenim görmek üzere farklı okullara giderlerdi. Öğretmen açığının olduğu dönemlerde kız çocuklarına eğitim vermeleri için yaşça büyük ve ahlaklı erkek öğretmenler seçilmekteydi. Ancak bu uygulama daha sonra açılacak bayan öğretmen yetiştirme okullarıyla birlikte düzelmeye başlayacaktır.

Sultan Abdülmecid 1845 tarihli bir iradesinde eğitimin din ve dünya açısından herkese gerekli olduğunu belirtmiş. Ardından sıbyan ve rüştiye(ilk ve orta öğretim) kurumlarında düzenlemeler yapılacağını ve bir Darü’l-fünûn(üniversite) kurulacağını vurgulamıştır. Böylece çocukların küçük yaşta başlayacakları sıbyan mektebinde ve orta yaşlarda devam edecekleri rüştiye mekteplerinde alacakları bilgiler kendilerine normal yaşamlarında yeterli seviyede olacaktır. Darü’l-fünûn’da ise yüksek öğrenimlerini tamamlayacaklardır.

1869 yılında ilan edilen Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nde de bahsettiğimiz bütün bu hususlara açıklık getirilmiştir. Nizamnamenin ihtiva ettiği konulara genel hatlarıyla değinecek olursak:

Her mahalle ve köyde en az bir sıbyan mektebi kurulacak.
Hıristiyan ve Müslümanlardan oluşan karışık topluluklarda ise her toplum için ayrı bir okul açılacak.
İki sıbyan mektebi bulunan bölgelerde mekteplerden biri erkekler için diğeri ise kızlar için tahsis edilecek. Tek mektep varsa erkek ve çocuklar bir arada eğitim görecekler ancak karışık oturmayacaklardır.
Nizamnameye göre ilköğretim zorunlu hale getirilmiştir ve bu kurala uymayan aileler de para cezasına çarptırılacaklardır.
Ayrıca 500 evi geçen yerlerde bir rüştiye mektebi açılacaktır.
İstanbul’da bir Darü’l-fünûn kurulacaktır.

Nizamnameye göre eğitim kurumlarında ağırlıklı olarak dinî ilimler okutulacak. Bunun yanında ahlak dersleri, tarih ve coğrafya gibi ilimler de öğretilecekti. Kadınların eğitimine ayrı bir önem verilmesinin gereği hem ilmî yönden donanımlı olmaları hem de bu ilimle yeni neslin yetişmesinde büyük katkılarının bulunduğu olmalıydı. Çünkü her dönemde incelendiği zaman çocukların annenin elinde ve anne ahlakıyla ahlaklandığı görülmektedir. Bu nedenle kadınların özellikle küçük yaşlardan itibaren dinî ve pozitif  ilimlerle donatılması ve eğitimde izlenen metotların da çeşitli kurallar çerçevesinde ve cinsiyetlerin de göz ardı edilmediği(Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nde de geçtiği üzere) bir şekilde olması, ortaya çıkacak neslin de tabiri caizse kalitesini belirleyecektir. Yahya Akyüz kadınların eğitimi hakkındaki fikirlerini şu şekilde aktarmaktadır: “Erkeklere verilen eğitim yalnız kendi şahıslarında kalır, ölümleriyle yok olur. Kadınlara verilen eğitim ise çocuklarına ve gelecek nesillere de geçer. Erkekleri eğitmek gölge veren bir ağaç dikmek, kadınlara eğitim vermek ise hem gölge hem meyve veren bir ağaç dikmektir. Gölge, kendi eğitilmişliğinden topluma yapılacak iyilik, meyve ise yetiştirilecek eğitim görmüş çocuklardır. Kadınları eğitmeksizin yalnızca erkekleri eğitmeye çalışan bir toplum, kum üzerine temelsiz bir köprü kuran, yağmur yağdıkça köprünün yıkıldığını görüp yeniden yapmaya mecbur olan bir adama benzer. Bir toplumun eğitiminin temeli kadınların eğitimidir. Kadınlar toplumun esasıdır. Uygarlığın oluşumu, toplumun mutluluğu kadınların eğitilmesine bağlıdır.” Böylece diyebiliriz ki, yeni neslin iyi bir çerçevede yetişmesi, kız çocuklarının daha küçük yaşlardan itibaren sağlam bir eğitim programına tabi tutulmalarına bağlıdır.

II. Abdülhamid döneminde kız çocukları için açılan Füyuzât-ı Hamidiye Mektebi (üstteki fotoğraf) kızların eğitimine ne derece önem verildiğinin bir göstergesidir.  

II. Abdülhamid döneminde eğitim programlarında birtakım değişiklikler yapılmış, sıbyan mektepleri çerçevesinde düzenlemeler olmuştur. Bu hususta diyebiliriz ki, Kanun-u Esasi ile ilköğretim mecburiyeti anayasa metnine konulmuş ve 1879’da yapıla bir değişiklikle Maârif Nezareti bünyesinde “Mekâtib-i Sübyaniye Dairesi” kurulmuştur. Bunlar da devletin ilköğretim meselesini ne kadar ciddiye alındığının göstergesidir. Ayrıca uygulamalar ilköğretim müfettişleri vasıtasıyla denetlenmiştir.

II. Abdülhamid döneminde kız çocukları için açılan Füyuzât-ı Hamidiye mektebi kızların eğitimine ne derece önem verildiğinin bir göstergesidir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, kız çocuklarının eğitimi 19. yüzyıla kadar revaçta değildi. Daha çok sıbyan mekteplerinde çocuklar eğitim görmekteydi ve bu eğitim programsızdı. Dini bilgilere(elif-bâ, Kur’an eğitimleri, ahlâkî bilgiler içerikli risaleler vs.) ağırlık verilmekteydi. 1869 yılında ilan edilen Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile birlikte çocukların eğitimi hususuna açıklık getirilmiş, eğitim sistemi programlı bir hale getirilmeye başlanacaktır.

ATATÜRK’ÜN TARİH KİTAPLARI LİSE VE ORTA – 1931

ATATÜRK’ÜN TARİH KİTAPLARI LİSE VE ORTA – 1931

Sanılanın aksine, dinimize aykırı muhtevalı kitaplar M. Kemal Atatürk’ten “sonra” ortaya çıkmış değildir. Bilakis, bu kitaplar M. Kemal’in direktifiyle yazılmış ve onun ölümünden sonra da inancımıza aykırı muhtevası kitaptan çıkarılmıştır.

Buna rağmen koskoca -sözde- ilim adamlarının televizyon kanallarında utanmadan 1930 yılının din dersi kitabını ekranlarda gösterip “Atatürk ve Inönü döneminde din dersi vardı” şeklinde nutuk çektiklerini gördükçe hakikaten hayrete düşüyorum. M. Kemal döneminde din dersi vardı, fakat M. Kemal din derslerini aşama aşama tasfiye etmiştir. Nitekim 1933 yılında din dersleri müfredattan tamamen çıkarılmıştır.Bu bir süreçti, aslolan ise sonuçtur; yoksa sonuca giden yolda atılan adımlar değil.

Atatürk’ün Milli Mücadele döneminde, yani halkın desteğine ihtiyacı olduğu dönemde Hilafeti övdüğü meclis tutanaklarında kayıtlıdır. Ancak dizginleri ele alınca Hilafet’i kaldırmıştır. Bu durumda M. Kemal Atatürk’e “Hilafetçi” demek ne kadar gayrı ilmî ve gayrı ciddî ise, “M. Kemal Atatürk din derslerine karşı değildi” demek de aynı şekilde gayrı ilmî ve gayrı ciddîdir.

Örneğin M. Kemal Atatürk’ün Yüksek Direktifleri dairesinde Türk Tarih Kurumu tarafından yazdırılmış olan Lise Tarih Kitaplarının birinci cildinin baş tarafına 8 sayfa tutan yazıda tabiat yahut kainatın yaradılışından, insanın zuhurundan, maymunla insan arasındaki münasebetlerden uzun uzadıya bahsedildikten sonra şu neticeye varıldığı görülmektedir:

“Filhakika insan, tabiatın mahlûkudur. Hayatın büyük kaidesi de tabiate tâbi olmaktır. Tabiatte hiç bir şey yok olamaz. Ve hiç bir şey yoktan var olamaz. Yalnız tabiati vücude getiren varlıklar, tabiatın kanunları icabı olarak şekillerini değiştirirler. Arzın ve hayatın mütalea ve tetkiklerinde bu hakikat pek açık görülür.Fakat şunu söyliyelim ki insanların bütün bilgileri ve inanışları insanın zekası eseridir. Zeka tabiî olan dimağdan (beyinden) çıkar. Bundan tabiatı anlamakta zekanın, en büyük cevher ve müessir olduğu anlaşıl­dığı gibi tabiatın fevkinde (üstünde) ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka birşey olmıyacağı meydana çıkar.”

Bu yazıda tabiatın üstünde ve dışındaki bütün mefhumların insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeyler denilmekle uluhiyet mefhumunun da bunlar arasında olduğu söylenilmiş oluyor.

Yine bu kanaate göre Peygamberliğin ve bilhassa vahyin de insan beyni tarafından uydurma olacağı fikri müdafaa edilerek deniliyor ki:

“… Muhammed birdenbire Allah’ın Resûliyim diyerek ortaya çık­mamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve pek iptidaî ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çeki­lerek senelerce düşünüşten sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğ­muştur.“

”….Muhammed uzun bir devredeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu. Bununla beraber kendisini tahrik eden kuvvetin tabiat fevkinde bir mevcudiyet oldu­ğuna samimi surette kani idi. Muhammed’i harekete getiren ilk amil bu samimî heyecanlar olmuştur.”

Yani, -haşa- Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz için; “aldandı”, Onun “sandığı” gibi değildi denmek isteniyor.

Yazıklar olsun! Yıllarca Müslümanlara bunları okuttular.Hiç kimse Milletimizin bu hakikatleri görmesini engelleme hakkına sahip değildir.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in bu kitaptan dolayıDedektif X Bir mahlasıyla Büyük Doğu Dergisinde kaleme aldığı bir yazı:

1 – Güya münevver geçinen, fakat ayağını nereye bastığı ve yüzünü ne tarafa çevirdiği belli olmıyan, kokmaz, bulaşmaz bir zümre vardır ki, Birinci Cumhur Reisi (M. Kemal Atatürk) hakkında şöyle düşünür:

«Onun İslâmiyete hiçbir zararı olmamıştır! Belki de, kaba taassubu yok etmek bakımından dine faydası dokunmuştur! Ne imana, ne ibadete, ne de herhangi bir dini esasa el sürmüş değildir!» Böyleleri, benzerleri ve benzerlerinin benzerleri arasında, Birinci Cumhur Reisini rahmetle ananlar, ona Mevlit okutturanlar bile vardır.

2 – Halbuki Birinci Cumhur Reisi, herhangi bir temenniye «İnşaallah…» duasını katan insan için «Bak, Allahtan bekliyor, Allaha inanıyor!» diye mukabele edecek ve Kâinatın Mefhari hakkında «Donsuz Bedevi! hakaretini savuracak kadar Allah ve Resulünün düşmanıydı.

3 – Bize her şeyden evvel düşen borç, kıymet hükmümüzü izhara lüzum bile görmeden, ukdelerin ukdesi ve bütün tarihi görüş inkılâbının düğüm noktası olan Birinci Cumhur Reisi (M. Kemal Atatürk) mevzuunda,
sadece ilmî ve (Akademik) hüccetlerle onun din, İslâmiyet ve Peygambere karşı vaziyetini tesbit etmek ve hiç olmazsa «Dine ne yaptı?» sözüne sarf imkânı bırakmamaktır. Renkler, siyahla beyaz halinde belli olsun da, mücadele ona göre dürüst ve namuskârane cereyan etsin; fakat, mevzuları bir türlü çerçeveliyememekte en feci idrak belâsı olan renkleri birbirine karıştırma zaafının önüne geçilmiş olsun…

4 – Bütün icraatı, baştan başa en keskin din ve şeriat düşmanlığını billûrlaştıran Birinci Cumhur Reisinin bu mevzuda izhar edilmiş (net) ve (ideolojik) sözleri ve görüşleri büyük bir yekûn teşkil etmediği ve bilinmediği için, icraatı sözden daha büyük bir fikir tecellisi diye alacak herhangi bir irfan zümresinin de eksikliği yüzünden, Birinci Cumhur Reisi hakkında «Canım, İslamiyete ne yaptı? Allaha ve Peygambere inanmadığı nereden malûm?» gibi bir demagocyaya muhatap bulunabilmektedir.

5 – Şimdi bizim yapacağımız, din ve imanı yok etmek için 15 yıllık icraatı dağ gibi yükselen ve bütün bir «lisan-ı hal» ile her şeyi söyliyen Birinci Cumhur Reisinin bu icraata esas teşkil edici kanaat ve sözlerini, üzerinde münakaşa edilmez şekilde vesikalara bağlamak ve onun bu cephesini artık inhiraf kabul etmez bir vuzuhla tesbit etmektir. Böylece, dine en küçük bir temayül ve sevgi içinde, Birinci Cumhur Reisini müdafaaya imkân kalmamalıdır. Müdafaacıları, cephelerini apaçık göstermeğe mahkûm şekilde, Birinci Cumhur Reisi dostluğiyle Allah ve Peygamber düşmanlığını bir arada temsile mecbur tutulmalıdır.

6 – Bu hususta tek, kafi ve riyazi hüccet, Birinci Cumhur Reisinin bizzat yazdığı, devlet işlerini bırakarak mevsimlerce meşgul olduğu ve 1931 yılında Maarif Vekâleti armasiyle devlete mal ve tabettirdiği (bastırdığı) meşhur tarihtir. Bu tarih onun bütün ruh (portre) sini ve dünya görüşünü hulâsa eder. İşte bu tarihin daha ilk sahifelerinde, Birinci Cumhur Reisinin zekâdan başka (idealist) hiçbir kıymete inanmadığı ve bütün ruh ve mavera âlemini insanlarca uydurulmuş birer masal saydığı hemen belli olur:

(M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan):
«Bundan, tabiatı anlamakta zekâmı en büyük cevher ve müessir olduğu anlaşılıyor ki, tabiatın fevkinde ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma
şeylerden başka bir şey olmadığı meydana çıkar.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cild 1, sayfa 2, satır 35 ilâ 39.)

7 – Birinci Cumhur Reisi (M. Kemal), sadece umumi mânada bir «Allahsız» değil, ruhunda en küçük (idealist) havaya pay bırakmıyan koyu ve sert bir (materyalist)’tir. Bu bakımdan, belki de (Karl Marks) ve (Lenin)’i
aşacak bir istidatta, kaba maddeden başka bir hedef tanımaz:

(M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan):
«Her halde hayatın, herhangi bir tabiat harici âmilin müdahalesi olmaksızın, dünya üzerinde tabii, zaruri bir kimya ve fizik seyri neticesi olduğunu kabul etmek lazımdır.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 1. sahife 5, satır 10 ilâ 17.)

8 – Umumi mânadaki bu ruh seciyesinden sonra Birinci Cumhur Reisi, pek, ama pek hususî mânada tam bir İslâmiyet düşmanıdır:
(M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan):

«Mekkeliler Arapları kendi mabetlerine çekebilmek için Arap yarımadasının muhtelif yerlerinde mabut tanılan 360 putu Kabede yerleştirmişlerdi. Kabenin kutsiyetini Yahudi ananelerine de raptetmişlerdi. Bu uydurmalara göre İbrahim, karısı Hacer ile oğlu İsmail’i buraya getirmişti. Bunların hepsi, bittabi, sonradan uydurulmuş masallardır.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 85, satır 19 ilâ 27.)

9 – Birinci Cumhur Reisinin bütün hayat, fikir ve hamlelerine hâkim olan en büyük nefret kutbu, bizzat Allahın Sevgilisidir. Bu tarih kitabında, en küçük bir hürmet edası gösterilmeksizin sadece hâs ve mukaddes ismiyle, polis zabıtlarındaki sanıklara ait üslûpla anılan Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamber (Salât ve Selâm O’na olsun) hattâ kasden methediliyormuş gibi durulduğu noktalarda bile sistemle düşürülmek istenmiştir. Mukaddes ismi nokta nokta göstererek metinleri takdim ediyoruz:

(M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan):
«…….. 40 yaşına geldiği zaman, vatandaşlarını, kendisinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davet etmeğe başladı.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 89, satır 15 ilâ 18.)

10 – Birinci Cumhur Reisince (M. Kemal) her şey Allah Resulü tarafından (hâşâ) uydurulmuştur. Bu uydurmaların (namütenahi defa hâşâ) mecmuası da Kur’andır; yoksa o sanıldığı gibi, Allahın kelâmı değildir:

(M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan):
«……..’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2. sahife 90. satır 25 ila 26.)

Bakınız, uydurma diye iddia ettiği mukaddes oluşların izahını nasıl yapıyor ve Peygambere nasıl bir hile isnat ediyor:

«O, Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunların ıslahı için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 40, satır 33 ilâ 36.)

Aynı hile isnadının devamı:
«…….. uzun bir devredeki tefekkürlerin mahsulü olan âyetleri, lüzum ve ihtiyaçlara göre takdir ediyordu.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 41, satır 26 ilâ 27.)

11 – O kadar İslâmiyet düşmanıdır ki, bu dinde samimî olanları bile yabancılar kabul eder ve onun kaynak teşkil etliği ırk ve kavmi, İslâmiyetle beraber düşürmek ister:

«Arap olmıyan, kavimler İslamiyeti hırsla benimsediler, halbuki asıl Araplardan olan sınıflar İslamiyeti, tahakküm etmek için bir siyaset vasıtası olarak kullandılar. Nihayet nüfuz ve iktidar Arap olmıyan Müslüman kavimlerin ellerine geçti. Araplar adeta çöllerine döndüler.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2. sahife 93, satır 25 ila 29.)

12 – Ve nihayet mahut tarihte ki gayet sinsi (taktik), Âlemlerin Efendisini bir kumandan ve devlet reisi olarak medheder gibi görünüp O’nun aslî, ulvi ve münezzeh mâna ve hakikatine ağız dolusu sövmek, böylece güya yeni bir rütbe ve paye adına nihaî ve mefkûrevî rütbeyi, en haşin bir küfür asabiyetiyle ayaklar altında çiğnemektir:

«Aksi takdirde……..’i her şeyi bir melekten alan ve aynen muhitine tebliğ eden ümmi, cahil, hissiz, hareketsiz bir put derekesine indirmek hatasından kurtulmak mümkün olmaz.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 93, satır 32 ilâ 35.)

tumblr_nkgtkaAncp1r3n52go3_400

85

90

91

92

93

94

WHO AM I TO PLACE MY NAME IN THE HOUSE OF ALLAH!

8450614740_340fef8e5d_o
 
The great Sinan, the genius of Ottoman architecture considered himself a tiny ant in the face of Allah, despite having such great success. This was because he was a peerless leader of humility.
 
Mimar Sinan put all his efforts into ensuring that the Sulaymaniye Mosque would remain erect until the Day of Judgement. He made many prayers in this vein and as a result, with the grace of Allah, he produced a masterpiece that has no equal. However when it came time to making his own tomb, he lodged it in a corner of the mosque as a modest signature. Despite having built such famous and magnificent mosques and so that he did not become proud and arrogant, in addition to signing his name as ‘Ser-Mimaran-i Hassa (the Head of the Master Architects) he would also use the titles ‘Mur’i Natuvan’ (weak ant), and ‘Al-Fakiru’l Hakir’ (the poor lowly one). Likewise at the completion of his greatest masterpiece, Selimiye Mosque, he was asked to write his name in the plaque to be placed at the door of the mosque. In response he said:
 
“Who am I to place my name in the house of Allah!…” Thus he displayed a deep spirituality that was equal to the splendour of his works…
 
(Photo: Süleyмαniye Mosque The Mosque of Sultan Süleyman the Magnificent (1557) is Istanbul’s largest and grandest.Designed by the Ottoman Empire’s greatest architect, Mimar Sinan♥)

Up ↑