EHL-İ SÜNNET İNANCI VE TARİHSELLİK – Ebubekir Sifil Hoca

10653396_830552950312836_6511609431545686982_n

Ebubekir Sifil Hoca
(İrşad Dergisi Röportajı)

İslam’ın ilk yüzyıllarında ortaya çıkan ve İslamî ilimlerin hemen bütün dallarında kendisini hissettiren “fırkalaşma” olgusu, tarih içinde olduğu gibi bugün de varlık ve etkisini muhafaza etmektedir. Geçmişte bu hareketler Haricîlik, Mu’tezile, Mürciîlik… şeklinde kendisini ifade etmişti; bugünse daha başka isimler altında fırkalaşmalar devam ediyor.


Tarih içinde “Sünnî duruş”un nasıl her sürecin/akımın gündemine ilişkin canlı ve dinamik bir söylemi var idiyse, günümüzde de Ehl-i Sünnet olmanın, İslam’ın “güncel” problemleri karşısında bir anlam ve özgünlüğü bulunmalıdır. Bu alanda yapılması gereken tesbitler, hem Ehl-i Sünnet olarak bizleri, tarihte kalmış, hiçbir güncelliği bulunmayan meseleleri “Ehl-i Sünnet akidesini öğrenmek” adına tekrar etme ve bu suretle adeta “sanal” bir dünyayı yaşatma anlamsızlığından uzak tutacak; hem de çağdaş dünyanın aktüel meseleleri karşısında etkin ve dinamik bir duruş sergileme yeteneğine kavuşturacaktır.


Esas konuya geçmeden önce –muhtemel bir yanlış anlamanın önünü peşinen almış olmak için– bir noktanın altını çizelim: Tarih içinde yaşanan fırkalaşma olgusunun Ehl-i Sünnet dünyanın gündemine taşıdığı problemlerin tamamının bugün için güncelliğini yitirdiğini söylemek yanlış olur. Tıpkı o dönemlerde olduğu gibi günümüzde de varlığını sürdüren problemler bulunduğu gibi, günümüzde ortaya çıkmış olan bazı düşünce/fikir hareketleri ve akımlarının, fikrî altyapılarını tarihteki kimi fırkalardan davşirerek oluşturduklarını, ya da en azından onlarla kesiştikleri noktalar bulunduğunu da belirlememiz gerekiyor.


Sözgelimi geçmişte Mu’tezile tarafından hadislere hangi gerekçelerle itiraz edilmiş ise, bugün de hadisleri reddetme tavrında olan çevrelerin aynı gerekçelere sarıldığını tesbit ediyoruz. Öyleyse bugün için güncelliğini koruyan hususlarla tarihte kalmış meseleleri birbirinden ayırarak 21. yüzyıl müslümanına hitap edecek yeni bir Kelam ilmi oluşturmak zorundayız.


Bu yazıda bu mesele hakkında sadece “ipucu” kabilinden bazı hususlara değinmek istiyoruz. Zira güncel bir Ehl-i Sünnet Kelamı’nın oluşturulması takdir edilir ki, ciddi ve uzun soluklu çalışmalara ihtiyaç duyar.


Günümüzde Ehl-i Sünnet itikadının karşısındaki en tehlikeli akım, Modernizm’dir. Batı hakimiyeti karşısında kompleksli bir duruşla İslam’ın Batı kökenli pozitivist anlayışla çelişmediği iddiasından hareket eden Modernistler eliyle, itikadî sahadan amelî konulara kadar her seviyede yeni bir İslam anlayışı oluşturma iddiasıyla korkunç bir tahrip ve tahrif faaliyeti yürütülmektedir.


Müslüman halkımızın belli bir kesimi, Modernistler’in diline ve yöntemlerine yabancı olduğu için bu akımın söylemlerine kolayca çarpılabilmekte ve sonunda itikattan başlayan ve giderek diğer alanlara sirayet eden bir çürüme süreci yaşanmaktadır.
Ehl-i Sünnet itikadını benimsemiş her müslümanın günümüzde yaygınlaşma eğilimi gösterdiği müşahede edilen Modernist söylem karşısında şu hususlara dikkat etmesi gerektiğini düşünüyoruz:

1. Allah Teala’nın, Kur’an ve hadislerde haber verilen isim ve sıfatlarının hepsi hak ve gerçektir.


Kelam kitaplarımızda ayrıntılarıyla zikredilmiş olan bu meselenin günümüze taalluk eden yönü şurasıdır: Günümüzde “Tarihsellik” dediğimiz görüşü benimseyenler, Kur’an ayetlerinin –özellikle ahkâma ilişkin olanların– indikleri dönemin problemlerini çözmeye matuf olduğunu söylerler. Buradan hareketle de Kur’an’ın ihtiva ettiği her hükmün günümüzde uygulanamayacağını ileri sürerler.


Oysa bu iddia, Allah Teala’nın, sadece Kur’an’ın nazil olduğu zaman ve mekânın problemlerine çözüm indirdiğini, nüzûl sürecinin tamamlanmasından günümüze ve günümüzden geleceğe yüzyıllar, binyıllar içinde yaşayanların, problemlerine Kur’an’dan çözüm bulamayacağı anlamına gelir ki, doğrudan doğruya Allah inancıyla ilgilidir. Bu iddia sahiplerinin, Allah Teala’nın Alîm, Hakîm, Âdil… gibi isim ve sıfatlara sahip bulunduğuna inandıklarını söylemek oldukça zordur.


Zira bu isim ve sıfatlara iman etmek, Allah Teala’nın olmuş, olan ve olacak her şeyi hakkıyla bildiğini ve hiç kimseye zulmetmeyeceğini itiraf etmek demektir. Elbette sadece bu değil. Böyle bir iman, Kur’an’ın “bütün insanlara hidayet kaynağı” olarak gönderildiğini haber veren ayet üzerinde biraz düşünürsek, Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında yaşayanlarla günümüz insanının ve gelecek nesillerin bu noktada eşit olduğunu göreceğiz. Yani Kur’an Hz. Peygamber (s.a.v) döneminde yaşayanlar için nasıl bir hidayet kaynağı idiyse, günümüz için de aynen öyledir; gelecek nesiller için de öyle olacaktır.


Bu noktada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus da, “kader inancı” ile ilgili çarpık anlayıştır. Kaderi inkâr eden Modernistler, konuyla ilgili ayetleri tevil ederek, hadislerin de sıhhatine şüpheyle yaklaşarak şöyle derler: “İnsan mutlak anlamda özgürdür. Dilediği zaman dilediği şeyi yapabilir. Allah, insanların tercih ve fiillerine müdahale etmez. Kader inancı, zalim Emevî yönetimlerinin, halk nazarında meşruiyet kazanmak için ortaya attığı bir aldatmacadır…”

Oysa kader meselesinin Emevî iktidarları tarafından çarpıtılarak istismar edilmesi başka şeydir, Kur’an ve Sünnet’le sabit bir hakikat olması daha başkadır. Evet, bizler Yüce Allah’ın Levh-i Mahfuz’da bizler için yazdığı, dolayısıyla irade ettiği bir hayatı yaşıyoruz. Bu meselenin inceliklerini kavramak için buradaki “irade”nin ne olduğunu ve ne olmadığını bilmek gerekiyor. Varlık alemindeki her şey Yüce Allah’ın iradesiyle olmaktadır. Ancak bu, Yüce Allah’ın bizim hayat tarzımızı klişe olarak “belirlediği, tayin ettiği ve bizi onu yaşamaya icbar ettiği” anlamına gelmez. Bunun anlamı şudur: İnsan, kendisine yaratılışından verilen iradeyi kullanarak herhangi bir konuda kararlar verir, tercihler yapar. Eğer Yüce Allah da o işin o yönde olmasını irade etmişe, o işte iki irade birleşir; Yüce Allah o işi yaratır, insan da kesbeder. İnsanın sorumluluğu, o işi yapmaya karar verip iradesini o yönde sarf etmesi sebebiyle söz konusudur. Yüce Allah irade etmediği halde insanın herhangi bir şey yapmasının mümkün olduğunu iki sebeple söyleyemeyiz: 1) Yüce Allah’ın, irade etmediği bir işin meydana gelebileceği söylendiğinde, O’nun kudret ve iradesinden bağımsız bir alan söz konusu olacaktır. Bu ise ontolojik olarak mümkün değildir. Zira dilemediği şeylerin meydana gelmesi karşısında pasif bir pozisyona düşmek Allah Teala için düşünülemeyecek bir nakisadır. 2) Allah Teala’nın dilemesi olmaksızın insanın bir şey yapabileceğini düşünmek, insanın O’ndan müstağni olduğunu söylemek demektir. Oysa “fa’’âlunlimâyurîd” olma (dilediğini dilediği gibi yapma) vasfı sadece Yüce Allah’a aittir.

Bütün bunlar insanın, kendisi için ezelde tayin edilmiş bir rotayı izleme mecburiyetinde olduğu anlamına tabii ki gelmemektedir. Günlük hayatta yaptığımız en basit işlerden en hayatî işlere kadar karşılaştığımız durumlarda verdiğimiz iradî tepkiler, aldığımız kararlar ve yaptığımız tercihler bunun en önemli delillerindendir. Bütün bu hususlarda bizi kimsenin zorlamadığını tecrübeyle biliyor olmamız gerekir.


O halde “kader” nedir?


Kader, en kısa anlatımıyla şudur: Yüce Allah, ezelî ve mutlak ilmiyle bizim bir işi nerede, ne zaman ve nasıl yapacağımızı bildiği için onu Levh-i Mahfuz’da kaydetmiştir. Sırası geldiğinde biz o işi o şekilde yaparız. Böylece kaderimizi yaşamış oluruz. Şu halde kullar, imanı da küfrü de kendi iradeleriyle seçerler dememiz gerekiyor. Kur’an’da hidayet-dalalet, iman-küfür… konusunda yer alan ayetler bir araya getirilerek ele alındığında ortaya şu sonuç çıkıyor: Bir kimse özgür iradesiyle küfrü seçer ve bu yolda, hiçbir uyarıya kulak vermeden ısrar ve inatla derinleşirse, bir noktadan sonra Yüce Allah onun kalbini mühürlüyor ve onun için artık –tabir doğruysa– kapı kapanmış oluyor. Buna Kelam ilmi terminolojisinde “hızlân” deniyor. Yani kâfirin yardımsız bırakılması, kufrüne terk edilmesi. Ama hidayete ulaşma yolunda samimiyetle çaba gösterenlere de hidayet yolu her zaman açıktır.


Şu halde “Allah Teala yazdığı için biz böyle yaşıyoruz” cümlesi yanlıştır. Doğru cümle şudur: “Allah Teala bizim nasıl yaşayacağımızı bildiği için yazmıştır. Biz O’nun bildiğini yaşıyoruz.”


Allah Teala’nın “dileyeni mi” yoksa “dilediğini mi” hidayete erdireceği konusu da yukarıda söylenenler ışığında şöyle izah edilmelidir: Allah Teala’nın hidayete erdirmesi, hidayeti elde etmek gibi bir problemi bulunanlar için söz konusudur. Bu anlamda her iki şık da doğru olmakta ve aynı kapıya çıkmaktadır. Zira bir kimse iradesini hidayeti bulma yolunda sarf ederse Allah Teala onu o yola sevkedecektir. Dolayısıyla bu kimse, Allah Teala’nın, hidayete erdirmek istediği kullardan olmaktadır. İradesini bu yolda kullandığı için “dileyen”, bu irade sebebiyle Allah Teala da onu o yola sevk edeceği için “dilediği”…


Öyleyse Kur’an ayetlerinin tarihselliği iddiasında bulunanların Allah inancında bir arıza bulunduğunu tesbit etmek durumundayız.


2. Ehl-i Sünnet ulema tarafından oluşturulmuş Usûlüddîn (Akaid/Kelam) ve Usûl-i Fıkıh sistemleri, hem birbirleriyle, hem de Allah ve Peygamber inancıyla kopmaz biçimde ilişkilidir. Bunları birbirinden ayrı ve bağımsız düşünmek mümkün değildir. Bu sistemleri “klasik” (dönemini kapatmış, fonksiyonunu yitirmiş anlamında) olarak niteleyip, çağdaş insanın problemlerine cevap vermiyor bahanesiyle “yenilemek” (reforma tabi tutmak) gerektiğini söyleyen Modernist söylemin bu iddiası konusunda şunları söylemeliyiz:


1. İslamî disiplinlerin yeni anlama yöntemleri temelinde yeniden inşa edilmesi gerekli/zorunlu mudur?


2. Böyle bir yeniden inşa, teknik anlamda değil ama “ontik” anlamda mümkün müdür?


Birinci soru hakkında şu mülahazalarda bulunabiliriz:
Kur’an’ın, Yüce Allah’ın arzu ve iradesiyle yüzdeyüz örtüşecek şekilde anlaşıldığını hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde söyleme imkânına sahip olduğumuz bir tek dönem vardır: Hz. Peygamber (s.a.v) dönemi. Zira metodolojik kaynaklarımızda Hz. Peygamber (s.a.v)’in, dinin tebliği ve açıklanması bağlamında yaptıklarında ve –Kur’an dışında– söylediklerinde ilahî denetim altında olduğu enine boyuna izah edilmiştir ve esasen bir müslümanın bu noktada kuşkuya düşmesi mümkün değildir. Böyle bir garantinin en basit ve fakat en esaslı göstergesi, aksi durumun bizi, Yüce Allah’ın “tarihe müdahalesi”nin bu dönemde yeterli ve gerekli ölçüde gerçekleşemediğini –dolayısıyla hiçbir dönemde gerçekleşemeyeceğini– söyleme zorunluluğuna götürmesidir.


Murad-ı ilahî’nin Hz. Peygamber (s.a.v) döneminde hem pratik hayata bir sosyo-kültürel ve tarihsel gerçeklik, hem de beşer düzeyinde ontik anlamda temel varoluşsal algı dönüşümü şeklinde yansıdığını kendimizden emin bir şekilde söyleyebildiğimize göre, burada cevabı bulunması gereken ikinci soru şudur: Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden sonra murad-ı ilahî’ye ne oldu?


Hz. Peygamber (s.a.v) sonrası İslam tarihini, ideolojik, indirgemeci ve profan bir okuyuşla iktidar mücadeleleri, heretik oluşumlar ve geleneğin din yerine geçmesinden ibaret görme yanlışlığının zihnimizde oluşturduğu tabakayı kaldırdığımızda görünen şudur: Sahih din anlayışının Hz. Peygamber (s.a.v)’den, O’nun bir ömür boyu yanında/yakınında bulunan ve İslamî kişilikleri O’nun gözetim ve denetiminde şekillenmiş olan Sahabe kuşağına intikal ettiğini söylemek dürüstlük gereğidir. Özellikle ilk dört halife döneminde başlayarak kısa bir süre içinde gelişen dışa açılma hareketleri çerçevesinde belli İslam merkezlerine dağılan alim sahabîler, gittikleri yerlerde Hz. Peygamber (s.a.v)’den öğrendikleri Din’i yaymış, dinî ilimlerin öğretiminde ve yaygınlaştırılmasında kilit roller üstlenmiştir.
Böylece onların 1., 2. ve daha yaygın olarak 3. kuşak öğrencileri olan ekolleşme dönemi İslam alimleri, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Din telakkisini kesintisiz bir silsile ile almış oluyordu.


Olabildiğince özet bir şekilde takdim etmeye çalıştığım bu yapının önümüze koyduğu gerçek şudur: Müslümanlar’ın Kur’an ve Sünnet ile kurdukları ilişki, salt teknik anlamda bir “anlama/yorumlama” ilişkisinin çok ötesinde bir “varoluşsal” ilişkidir. Tarihte ortaya çıkmış özgün bir “İslam medeniyeti”nden söz edebiliyorsak, bunu, sözünü ettiğim “varoluşsal ilişki”ye borçlu olduğumuzu itiraf etmek durumundayız.


Yukarıda sorduğumuz sorulardan ikincisinin cevabı, bu çerçevede olumsuz olmak durumundadır. Çünkü ilahî vahyi ideal biçimde anlamanın garanti edilebilir tek yolu, Hz. Peygamber (s.a.v)’in ontik varlığı ile doğrudan ilişki içinde bulunmaktan geçmektedir.
Şu halde klasik İslamî anlama yöntemleri ve daha genelde temel İslam bilimleri, Hz. Peygamber (s.a.v)’in “tarihsel kişiliği” ile değil, “ontik hakikati” ile irtibat halinde bulundukları için geçerliliğin ve doğruluğun/meşruluğun biricik adresidir.


Bu temel gerçeğin gözden kaçırılması sebebiyle yeni anlama yöntemi arayışları, Kur’an’ın “tarihsel bir metin”e, Hz. Peygamber (s.a.v)’i de “tarihsel bir kişilik”e indirgeyerek seküler/profan bilim anlayışının “nesne”leri haline dönüştürme eğiliminde olmakla maluldür.
Yukarıdaki ikinci soru hakkında söylenmesi gerekenleri de şöyle ifade edebiliriz:


Din’in doğru biçimde anlaşılması, onunla ve onun temel kaynaklarıyla birebir muhatap olan her birey için temel bir zorunluluktur. Ancak burada esaslı bir problem bulunduğunu da görmek durumundayız: Dinî metinleri “nötr” bir bilinç durumuyla mı, bilincimizi etkileyen ve hatta şekillendiren yaşadığımız sosyo-kültürel ve tarihsel gerçekliğin pasif nesneleri olarak mı, yoksa iman ve teslimiyet ile mi anlamaya girişmeliyiz?


Bu seçeneklerden ilki, bir Müslüman hakkında mümkün olmadığına göre, diğer iki seçenek üzerinde durmamız gerekiyor. İkinci seçenek, çağdaş hermenötik tartışmalarla doğrudan ilgilidir. Dinî metinleri, kendileriyle istediğimiz biçimde ilişki kurmamıza izin veren –Nasrettin Hoca’nın kuşu misali– pasif “anlama ve yorumlama nesneleri” olarak algılayabilir miyiz? Daha da önemlisi, onları, çağdaş hermenötik teorileri doğrultusunda sahiplerinden –Yüce Allah ve Hz. Peygamber (s.a.v)– daha iyi anlayabilir miyiz? Bunun için –hermenötik yöntemleri gereği– onların “zihin”lerine nüfuz etmemiz kaçınılmaz olduğuna göre bu mümkün müdür? Ve buradan hareketle, “bu metinlerde lafzî olarak ifade edilen başka bir şey ise de, lafzî düzlemin ötesindeki esas anlam düzlemi daha farklıdır ve biz onu keşfedebiliriz” sonucuna ulaşmamız ne kadar “dinî”dir?


Bu soruların olumlu cevabı teorik varsayımlar ve soyut tartışmaların ötesinde henüz ortaya konabilmiş değildir. Ancak bu sorulara olumsuz cevap vermemiz gerektiğini vurgulayan pek çok “delil” mevcuttur.


“Kur’an ve Sünnet’in bu şekilde tanımlanmasına acaba Kur’an ve Sünnet ne demektedir?” sorusu üzerinde yeterince durulduğu kanaatinde değiliz. Kur’an şöyle diyor: “Onlara ayetlerimiz açık açık okunduğu zaman bize kavuşmayı beklemeyenler, “Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir” derler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak bir şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabb’ime isyan edersem, elbette büyük günün azabından korkarım.” De ki: “Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım. Allah da onu size bildirmezdi…” (10/Yûnus, 15-6)


Şu halde Kur’an metnini tarihsel ortamın belirlediğini söylememizin önündeki en büyük engel, yine bizzat Kur’an’dır. Kur’an’ın belli tarihsel olaylara cevap mahiyetinde inen “bir kısım”[1] ayetlerini genelleme yaparak bütüne teşmil etmek doğru değildir.


Kısacası Kur’an “değiştirmek/dönüştürmek” için inmiş bir Kitap’tır. Dolayısıyla onun muhtevası ile örtüşmeyen durumlar “arızî”dir ve Yüce Allah’ın muradına aykırıdır. Bunun bizi götüreceği kaçınılmaz nokta şudur: Herhangi bir tarihsel durumu belirleyici kılarak dinin temel metinlerini yorumlamak mümkündür; ama bu, “dinî” bir faaliyet değildir.


Yeni yöntem arayışlarının, yaşadığımız tarihsel durumu mutlaklaştırmak ve dinî metinleri kendi tarihselliğimize boyun eğdirmek gibi bir muhtevadan tamamen uzak olduğunu iddia edebilir miyiz?


Yazının başlarında sorduğumuz iki sorudan ilkinin cevabı da bu sorunun cevabında yatmaktadır. Eğer böyle bir riskten arınmışlığı garanti edilebilen bir faaliyetten söz etmek mümkünse, ardından şu sorulan sökün edecektir:


1. Klasik anlama yöntemleri hangi noktalarda tıkanmıştır? Ya da klasik yöntemlerin tıkandığı iddiası etrafında genel bir konsensüs sağlanabilmiş midir?


2. Klasik yöntemler hakkında temellendirildiği varsayılan “eksik/zayıf tarafları bulunduğu” iddiasının, teklif edilen yeni yöntemler için de “bir şekilde” söz konusu edilemeyeceğinin garantisi var mıdır?

3. Klasik yöntemlerin, –yukarıda da söylendiği gibi– Müslümanlar’ın Kur’an ile varoluşsal ilişkileri neticesinde şekillenen pratiğin içinde doğup geliştiği halde, yeni yöntemler için böyle bir durum söz konusu değildir. Şu halde pratiği olmayan “masa başı” soyut zihnî faaliyetlerle “İslamî” bir anlama yöntemi inşa etmek ontolojik olarak mümkün müdür?


Bu ve benzeri sorular, karşı karşıya bulunduğumuz tekliflerin sahipleri tarafından net ve tatminkâr ölçüde cevaplanamadıkça mesele tartışılmaya devam edecektir.


Kısmet olursa ileriki sayılarda bu meseleler üzerinde durmaya ve çağımızın en büyük tehlikesi olan Modernizm’in handikaplarına dikkat çekmeye devam edeceğiz.
——————————————————————————–
DİPNOTLAR
[1] Tırnak içindeki bu ifade, Kur’an’ın bütün ayetlerinin bu tür bir süreç içinde indiği şeklindeki yaygın çağdaş kanaatin yanlışlığına işaret etmektedir. Kur’an’la yeterli düzeyde tanışıklığı olanlar, Kur’an’ın pek çok ayetinin belli bir nüzul sebebi olmaksızın indiğinin farkındadır.

Advertisements

Comments are closed.

Up ↑

%d bloggers like this: